× Fotoğraf Felsefesi

Fotoğrafın Bize Söylediği En Büyük Yalan

Aydın Karadöller
Fotoğrafın Bize Söylediği En Büyük Yalan — Aydın Karadöller

Paylaşım Notu

Gördüğümüz dünya değil, beynimizin kurduğu bir yansıma. Fotoğraf, çeken ve bakan — iki masum olmayan gözün ortak bir kurgusu.

Sokakta yürürken hiç durup kendine sordun mu: şu an gördüğüm şey, gerçekten orada duran mı, yoksa yalnızca benim gördüğümü sandığım mı?

Tuhaf bir soru, biliyorum. Çünkü görmek, dünyanın en doğal, en itiraz edilemez şeyi gibi gelir bize. Gözünü açarsın, dünya oradadır; bundan daha kesin ne olabilir? Ama şu satırı okurken bir şeyi dene: gözünü sayfadan ayırmadan, yalnızca kenarda duran şeyleri görmeye çalış. Göremezsin. Çünkü aslında şu an net seçtiğin yer, avucunun içi kadar küçük bir alan; odanın geri kalanı, kenarlar, hepsi bulanık. Fark etmezsin, çünkü gözün bir an bile durmaz; durmadan kayar, sıçrar, o küçücük netliği her yere gezdirir. Sonra beynin, o yüzlerce küçük bakışı arkada birbirine diker ve sana kesintisiz, pürüzsüz bir dünya sunar. Sen "önümde duran oda"yı gördüğünü sanırsın; oysa gözün sana o odayı hiç göstermedi. Beynin, senin için onu kurdu.

Bunu ilk anladığımda tuhaf bir huzursuzluk duydum. Demek ki daha elime fotoğraf makinesi almadan, daha hiçbir şey çekmeden, gördüğüm dünya bile dışarıdaki dünya değildi; içeride, benim için üretilmiş bir taklidiydi. Kırk yıldır gerçeği yakaladığımı sandığım o an, meğer baştan sona kafamın içinde kuruluyormuş.

Bunu en iyi, hiç göremeyen birinden öğrendim. Görme engelli bir insanın elindeki bastonu düşün. O baston onun için sıradan bir sopa değil; gözünün yerine geçen şey. Ucu taşa değdiğinde, boşluğa düştüğünde, kaldırımın kenarını bulduğunda, elinde küçük bir titreşim olur. Ve o insan o titreşimi "tahta parçası elimi titretti" diye değil, "önümde basamak var" diye yaşar. Yani baston dışarıdan bir sinyal toplar, beyin o sinyali bir dünyaya çevirir. Işık yoktur ama dünya vardır. Şimdi asıl sarsıcı olanı söyleyeyim: senin gözün de tam olarak bunu yapıyor. Dışarıdaki ışığı toplar, bir sinyale çevirir, beynine yollar; beynin de o sinyalden bir dünya kurar. Gören göz de bir bastondur; yalnız onun kanalı ışık, ötekinin dokunuş. İkiniz de dünyayı olduğu gibi görmüyorsunuz. İkiniz de beyninizin kurduğunu görüyorsunuz.

Peki o baston, o göz, kime aynı dünyayı kurar? İşte burası, benim kırk yıldır asıl merak ettiğim yer. Çünkü aynı sokakta, aynı ışıkta, yan yana dursak bile, senin beyninin kurduğu dünya ile benimki aynı olmaz. Aynı yüze bakarız; sen bir yorgunluk görürsün, ben bir hikâye. Aynı gölgeye bakarız; sen geçip gidersin, ben durup çekerim. Dünya ikimize de aynı şeyi gönderdi. Farkı yaratan, o gönderileni karşılayan taraf: yani sen, yani ben. Beni senden ayıran tek şey, o ana kadar yaşadığım her şeydir; gördüğüm her fotoğraf, her yanılgım, her ustam, çekebildiğim ve çekemediğim her kare. Ses, koku, dokunuş, görüntü, hepsi beynime akarken yalnız dünyayı değil, o dünyayı kuran "ben"i de aynı anda örüyor. Bu yüzden iki fotoğrafçı asla aynı kareyi göremez; çünkü aynı "ben" iki kez var olmaz. Fotoğraf, dünyanın değil, o an oraya bakan insanın imzasıdır.

Merleau-Ponty ve Bedenin Dili

Bunu yıllar önce sezmiş bir filozof var: Maurice Merleau-Ponty. Görmenin gözle bitmediğini, bütün bedenle olduğunu söyler. Karşıdan bir araba geldiğinde yalnızca kırmızı bir leke görmediğimizi; onun hızını, ne zaman yanımızdan geçeceğini bedenimizle hissettiğimizi anlatır. Ona hak veririm. Ama bir yerde ondan ayrılırım, ve bu ayrım benim için önemli. Merleau-Ponty o bedeni, o görmeyi hep dışarıdan tarif eder; teması, değmeyi, bedenin dünyaya karışmasını anlatır. Ama o temasın içinde, "bunu al, şunu bırak" diyen, bir anı öbüründen ayıran o gizli seçiciyi göstermez; onu bedenin diline gömer, adını koymaz. Bense tam o gömülü olanı çıkarmak isterim. Çünkü fotoğrafçı olarak her gün onunla çalışıyorum. Benim işim, dışarıdan gelen o sinyal yağmurunu karşılayıp, binlercesinin içinden bir tanesine "işte bu" demek. O "işte bu" diyen kim? Merleau-Ponty'nin göstermediği, benim ise kırk yıldır tanıdığım o iç ses.

Bir de şu var. Merleau-Ponty, elimizin kendi kendine gittiği, bedenin düşünmeden bildiği o anı tek, bölünmez bir şey sanır. "Beden bilir" der ve geçer. Oysa o "kendiliğinden" dediği şey tek değil, iki ayrı şeydir; ve ikisini birbirine karıştırmak, fotoğrafın ne olduğunu anlamayı imkânsız kılar. Birini hepimiz biliriz. İnsan yerde bir hortum parçası görür, bir an yılan sanıp geri sıçrar; ömründe hiç yılan görmemiş olsa bile. Bu düşünmeden önce olur; öğrenilmemiştir, herkeste aynıdır, ve tek bir işi vardır: seni tehlikeden, sen daha düşünmeden çekip almak. Bu, deneyimin değil, deneyimsizliğin refleksidir; hiçbir şey bilmeden çalışır.

Fotoğrafçının o düğmeye basışı da dışarıdan bakınca aynı şeye benzer: ani, düşünmeden, refleks gibi. Ama tam tersidir. O da hızlıdır, evet; ama altında kırk yılın birikimi yatar. Biri korkudan geri kaçar, öteki görmek için ileri basar. Biri hiçbir şey bilmeden tetiklenir, öteki her şeyi bildiği için tetiklenir. İkisi de otomatik görünür; ama biri düşünceden kaçıştır, öteki düşüncenin kemiğe işlemiş, artık zaman almayan hâlidir. İşte bu yüzden usta bir fotoğrafçıya en iyi karesini nasıl çektiğini sorduğunda çoğu zaman omuz silker: "bilmiyorum, içimden geldi, elim gitti" der. Yalan söylemez; gerçekten öyle hisseder. Ama eli boşluğa gitmedi. Gözü sahayı taradı, beyni parçaları bir sahneye dönüştürdü, o sahne onun kırk yıllık iç dünyasına çarptı, ve karar bir milisaniyede verildi. O kadar hızlı, o kadar içine işlemişti ki, kararı veren bile onu bir refleks sandı.

Bunun bir başka yüzü daha var, ve belki en tuhafı bu. Deneyimli bir fotoğrafçının elinde kamera, dışarıdan tuttuğu bir alet olmaktan çıkar. Yıllar içinde koluna, gözüne, refleksine öyle bir kaynar ki, artık bedeninin bir uzantısı olur. Diyaframı, enstantaneyi, odağı ayrı ayrı düşünmezsin; tıpkı yürürken "önce sağ ayağımı atıyorum" diye düşünmediğin gibi. Bir an gelir, sen makineyle bakmazsın; makine seninle birlikte bakar. Ve bunun basit bir ustalık olmadığını, çok daha derin bir şey olduğunu yıllar sonra anladım: madem o makine artık benim bedenimin parçası, o zaman onun kestiği kare de "dışarıdaki tarafsız bir aygıtın kaydı" değil, benim gözümün, benim elimin, benim geçmişimin uzantısı. "Kamera yalan söylemez" derler. Ama o kamera benim koluma bağlıysa, benim gördüğümü görüyorsa, benim refleksimle basıyorsa, onun tarafsız olması, benim kolumun tarafsız olması kadar mümkündür ancak.

Karar Anı

İşte fotoğrafın ilk yalanı burada, daha kimse fotoğrafa bakmadan doğar. Fotoğrafçının kendisi bile, kurduğu şeyi "yakaladım" sanır. Sokağı gördüğünü sanır; oysa gördüğü, kendi bedeninin, kendi geçmişinin sokağa değdiği yerdir. Gerçeği bulduğunu sanır; oysa yaptığı şey, gerçeğin içinden, yalnızca kendisinin görebileceği bir anı seçip çekmektir.

Peki bu seçme anı, bu "işte bu" dediğimiz an tam olarak nedir? Fotoğrafın en çok konuşulan, en çok yanlış anlaşılan kavramı buraya oturur: karar anı. Çoğu kişi bunu iki türlü yanlış anlar. Kimi, fotoğrafçının sokakta durup dakikalarca geometri hesapladığını, çizgileri ölçtüğünü sanır. Kimi de tam tersine, hiç düşünülmeden yakalanmış kör bir şans olduğunu düşünür. İkisi de yanlıştır, ve neden yanlış olduğunu o düğmeye kırk yıl basmış biri olarak rahatça söyleyebilirim.

Dikkat et, seçilen sözcük "karar". Şans değil, refleks değil, hesap değil: karar. Ve karar, ağır bir sözcüktür. Karar veren biri vardır; o kişinin bir geçmişi, bir tavrı, bir tarafı vardır. Aynı sokağın önünde on fotoğrafçı dursa, on ayrı anda "şimdi" der; çünkü her birinin "şimdi"si başka bir ömürle ayarlanmıştır. Demek ki o an dünyanın değil, fotoğrafçınındır. Dünya yalnızca fırsatı önüne serer; hangi saniyenin "o saniye" olduğuna karar veren, o insanın bütün hayatıdır.

Ve her kararın bir bedeli vardır: seçmek, aynı zamanda elemektir. Ben o kareyi seçtiğim an, çerçevenin dışında kalan her şeyi reddetmişimdir. O sabahki kavgayı, yanımdaki adamı, bir karış ötedeki çirkinliği, sıkıntıyı, gürültüyü. Kadraj dediğin şey, aslında bir sınırdan çok bir hükümdür: şunu göster, şunu gizle. Bu yüzden masum bir kare yoktur. Olsa olsa, verdiği kararı senden saklamayı başarmış bir kare vardır. Fotoğrafın en çok övülen, en "işte gerçek buydu" denen anı bile, adı üstünde, bir hükümdür. Boşuna karar anı demiyorlar.

Bakan Gözün Yalanı

Şimdiye kadar hep tek bir gözden konuştuk: çeken gözden. Ama bir kare çekildikten sonra iş bitmez; asıl yolculuğu daha yeni başlar. Çünkü o kareyi eninde sonunda bir başkası eline alır. Sen alırsın. Ve sen ona baktığın an, ikinci yalan perdesi açılır.

Çekmecende duran eski bir fotoğrafı düşün. Diyelim ki içinde baban var, yanında da sen, daha çocuksun. O fotoğrafa baktığında ne görürsün? "Kanıt" dersin. "İşte, o gün gerçekten oldu; babam oradaydı, ben oradaydım." Ve haklısındır; o gün gerçekten yaşandı. Ama sana bir şey sorayım: o kareye baktığında hissettiğin o sıcaklık, o özlem, o burukluk, gerçekten fotoğrafın içinde mi duruyor? Bir yabancı aynı fotoğrafı bulsa, aynı şeyi hisseder mi? Hissetmez. Onun için orası yalnızca solmuş bir kâğıt, tanımadığı iki insan. Çünkü o burukluk fotoğrafta değil; sende. Sen ona bakarken, o donmuş karenin boşluklarına kendi hayatını, kendi kaybını, aradan geçen bunca yılı yazıyorsun. Fotoğraf sana bir şey vermiyor; sen ona kendinden bir şey veriyorsun ve sonra onu fotoğrafta bulmuş gibi yapıyorsun.

Bunu yıllar önce Peirce adında bir düşünür başka bir dille anlatmış. Fotoğrafı özel bir işaret sayar: bir iz, bir belirti. Kumsalda bir ayak izi görürsün; o iz, oradan birinin geçtiğinin fiziksel kanıtıdır. Dağdan duman yükselir; duman, ateşin izidir. Fotoğraf da böyle bir izdir: ışık gerçekten o yüze çarptı, mercekten geçti, kâğıtta bu izi bıraktı. İşte fotoğrafın bütün gücü, bütün ikna kabiliyeti buradan gelir. Ama tuzak da tam burada. Ayak izi gerçektir, evet; ama o izin etrafında kurduğun bütün hikâye, o insanın kim olduğu, nereye gittiği, neden yürüdüğü, senin uydurmandır. İzleyici, izin gerçekliğine bakıp bütün hikâyenin gerçek olduğuna inanır. Oysa gerçek olan yalnızca iz; hikâye, ona bakanın eseridir.

Peki o boşlukları neyle doldururuz? Freud'un sezdiği şey buydu: insan zihni dünyayı olduğu gibi, çıplak ve boş hâliyle kaldıramaz; araya hep bir perde çeker, boşlukları kendi arzusuyla, korkusuyla, hasretiyle doldurur. Fotoğraf, yapısı gereği boşluklarla doludur. Donmuştur; öncesini, sonrasını, çerçevenin dışını bilmezsin. İşte bu boşluklar, izleyicinin iç dünyası için bomboş bir perdedir. Karanlık bir sokak fotoğrafına bakıp "ne kadar yalnız" dersin; ama o yalnızlık sokakta değil, sendedir. Sen kendi yalnızlığını o karenin boşluğuna yansıtıp, sonra onu fotoğrafta görmüş gibi yaparsın. Fotoğraf nesnel bir ayna değil; üstüne kendini yansıttığın boş bir perdedir.

Barthes, Gombrich, Sontag

Ve bu yansıttığımız şey yalnızca kendi özel hikâyemiz de değil. Roland Barthes, hiçbir fotoğrafın saf, masum bir görüntü olmadığını; baştan aşağı öğrenilmiş kültürel işaretlerle örülü olduğunu gösterir. Bir fotoğrafta bizi asıl vuran şeyin çoğu zaman mantıkla açıklanamayan küçük bir ayrıntı olduğunu söyler; o ayrıntı bizi yakalar, ve biz o tek noktaya kapılırken, karenin bütün kültürel kurgusunu fark etmeden, en doğal gerçekmiş gibi yutarız. Siyah-beyaz bir kareye bakıp içimizden "ne kadar sanatsal, ne kadar nostaljik" geçiririz; oysa o "nostalji" fotoğrafın kendi gerçeği değil, bize toplumun öğrettiği bir okuma biçimidir. Biz o öğrenilmiş kodu, fotoğrafın doğasıymış gibi görürüz.

Bütün bunların ucunda duran bir isim var: Gombrich. Onun söylediği şey basit ama sarsıcı: masum göz diye bir şey yoktur. Ne fotoğrafçının sokağa bakan gözü masumdur, ne de senin fotoğrafa bakan gözün. İkiniz de dünyaya, daha doğduğunuz günden itibaren yüklendiğiniz kalıplarla, alışkanlıklarla, öğrenilmiş şemalarla bakarsınız. Dünyayı olduğu gibi değil, zihninizin hazır kalıpları kadar görürsünüz. Fotoğraf da zaten bu kalıbı taklit etmek üzere kurulmuş bir araçtır: iki boyutlu düz bir kâğıdı, gözüne üç boyutlu bir derinlikmiş gibi yutturur. Yani fotoğraf, iki masum olmayan gözün, çeken ile bakanın, üzerinde sessizce anlaştığı ortak bir kurgudur.

Bu kurgunun bir de tehlikeli yanı var, ve onu en iyi Susan Sontag gördü. Fotoğraf çekmek, dediği gibi, masum bir kayıt değildir; bir sahip olma, bir el koyma edimidir. Dilimize dikkat et: anı "yakalarız", sahneyi "çekeriz", konuyu "hedef alırız". Fotoğrafçı sokakta sessizce bakan masum bir gözlemci değil; sahayı tarayan, avını bekleyen, doğru anda tetiğe basan bir avcıdır. Kamera da o avı donduran, ele geçiren bir silahtır. Ve biz bir şeyin fotoğrafına sahip olduğumuzda, o şeyin kendisine, gerçeğine sahip olduğumuzu sanırız. Oysa elimizde yalnızca onun donmuş bir taklidi vardır. Fotoğraf, dünyayı bize yaklaştırıyormuş gibi yaparken, aslında araya giren en şık perdedir; onu doğrudan yaşamak yerine, seyretmeye başlarız.

Benjamin ve Berger: Son Söz

Bütün bu perdelerin, kodların, yansıtmaların ötesinde, en sonda iki isim daha durur. Walter Benjamin, fotoğraf makinesinin bir şeyi elimizden aldığını söyler: o anın biricikliğini. Bir manzara, bir yüz, orada, o an, bir defaya mahsus vardır; bir daha asla tıpatıp aynısı olmayacaktır. Fotoğraf onu binlerce kez çoğaltılabilir kıldığında, o biricikliği, o "yalnızca bir kez" oluşu elinden alır. John Berger ise bunun üstüne son sözü söyler: her fotoğraf, aslında bir yokluğun kanıtıdır. O kare çekildiği an, gösterdiği şey çoktan geçmişe karışmıştır. Bir fotoğrafa bakmak, bu yüzden her zaman bir tür veda ile bağ kurmaktır: "bu vardı, ama artık yok." Fotoğraf sana bir şeyin var olduğunu fısıldarken, aynı anda onun bir daha asla geri gelmeyeceğini de söyler.

Şimdi başa, o sokakta sorduğum soruya dönebiliriz. Bütün bu isimleri, bütün bu kavgaları bir kenara bırak; çünkü işin en çıplak hâli aslında hiçbir felsefeye ihtiyaç duymaz. Elindeki fotoğrafa çok yakından bak. O pürüzsüz tenin, o düz duvarın, aslında minicik noktalardan, grenlerden ya da piksellerden oluştuğunu görürsün. Fotoğraf dünyayı olduğu gibi almaz; onu önce noktalara böler, sonra o noktaları yan yana dizip sana yeniden bir bütünlük, bir süreklilik yanılsaması sunar. Zamanı da öyle yapar: akıp giden hayatın içinden saniyenin küçücük bir dilimini koparır, dondurur, ve o donmuş parçayı sana "işte geçmiş" diye uzatır. Oysa orada duran şey zaman değil; ışığın bir yüzeyde bıraktığı tortudur. Kadrajıyla dünyaya keyfi bir sınır çizer, o sınırın dışındaki her şeyi yok sayar, ve sana der ki: dünya bundan ibaret. Yani ona dışarıdan hiçbir fikir, hiçbir kültür, hiçbir filozof yüklenmese bile, fotoğraf sırf kendi maddesiyle bir yanılsamadır.

Sen o düğmeye bastıktan sonra bu görüntünün başına gelenler, bir editörün masasında kesilmesi, bir sayfada başka karelerle yan yana konması, bir sergi duvarında bambaşka bir anlama bürünmesi, hepsi bir sonraki yazının konusu. Ama daha o yolculuğa çıkmadan, daha hiçbir el değmeden bile, fotoğraf çoktan bir şey yapmıştır: gerçeği gösterdiğini söylerken, aslında bize kendi kurduğu bir dünyayı göstermiştir.

Fotoğraf "bu gerçektir" demez aslında; "buna bak ve gerçek olduğuna sen karar ver" der. Ve biz her seferinde, o daveti kabul ederiz.

Peki bir dahaki sefere bir fotoğrafa baktığında, onun sana gösterdiğine mi inanacaksın, yoksa sende ne uyandırdığına mı?

‹ Tüm Yazılar