Belge Denen Şey

Paylaşım Notu
Bana bir fotoğraf uzatıyorlar, “işte belge, işte kanıt” diyorlar. Kırk yıldır fotoğraf çekerim; bu cümleyi her duyduğumda içimde bir şey duraksar. Çünkü ben o kareyi nasıl kurduğum...
Bana bir fotoğraf uzatıyorlar, “işte belge, işte kanıt” diyorlar. Kırk yıldır fotoğraf çekerim; bu cümleyi her duyduğumda içimde bir şey duraksar. Çünkü ben o kareyi nasıl kurduğumu bilirim: nereye durduğumu, neyi çerçeveye aldığımı, neyi dışarıda bıraktığımı, hangi ışığı beklediğimi. Kanıt dedikleri şey, benim bütün seçimlerimin toplamıdır. Yine de herkes ona inanır. Resim yorumdur derler, fotoğraf gerçektir. Ben bu ayrımdan hiç emin olmadım.
Meseleyi anlamak için fotoğrafı bir süre bırakmak, önce kelimeye, sonra da hayatın en sağlam sandığımız kâğıtlarına bakmak gerek.
Elimde bir tapu var. “Bu ev benim” diyor. Bir gün devlet oradan yol geçirmeye karar verir, evi kamulaştırır; kâğıt aynı kâğıttır, mührü, imzası yerinde, ama artık hiçbir şey. Cebimdeki para da öyle. Kendi başına bir kâğıt parçası; ona değerini veren, onu basan devlet ve ona güvenen milyonlardır. O güven çekildiği gün, dün ekmek alan kâğıt bugün duvara yapıştırılır. Pasaportum da öyle. Yurt dışındayken arkamda bir rejim değişse, bir imzayla vatandaşlıktan çıkarılsam, elimde belge kalır ama ben kalmam.
Demek belge dediğimiz şey, kâğıdın içinde durmuyor. Onu belge yapan, ona inanan biri; o inanç çekilince belge boşalıyor. En sağlam sandığımız kâğıt bile, aslında birinin “evet, bu geçerli” demesine bağlı ve o “evet” geri alınabilir.
Asıl sorum bundan sonra başlıyor. Fotoğraf da böyle mi? Onu belge yapan, karenin içinde bir şey mi, yoksa dışarıda, ona inanan bir el mi? Bu soruya doğru gitmek için sabır gerek. Fotoğrafa dönmeden önce belgeyi en sağlam sandığımız yerlerde yoklayacağım: bir mahkeme zabıtında, bir mikroskop görüntüsünde, bir arşiv fişinde. Sonra fotoğrafa döneceğim. Baştan söyleyeyim, vardığım yeri saklamak niyetinde değilim: fotoğrafta gerçek bir iz vardır, ama iz belge değildir.
En Sağlam Kalede
Belgenin en dokunulmaz olduğu yeri seçeyim, bilimi. Herkes şuna razıdır: sokak fotoğrafı öznel olabilir, sanat yorumdur, ama bir mikroskop görüntüsü tarafsızdır. Son sığınak burasıdır, ben de oraya gireceğim.
Bir hücrenin mikroskop fotoğrafına bakıyorum. Çıplak gözle o hücre renksizdir; gördüğüm renk sonradan, bir boyayla verilmiştir. Görüntü binlerce ince kesitten biridir; hangisinin alınacağına biri karar vermiştir. Büyütme oranını biri seçmiştir. Röntgende bir gölge renge çevrilir, kızılötesinde görünmeyen bir ışık keyfî bir renge boyanır. Bir yarış fotoğrafında, soldan sağa gittikçe mesafeyi değil zamanı görürüm. Bütün bunlarda ışık gerçekten değmiştir, iz gerçektir; ama hiçbiri olanı göstermez. Gösterdikleri, bir yöntemin, bir seçimin ürünüdür. Joel Snyder ile Neil Allen bunu yıllar önce söylemişti: fotoğraf, nesnel bir gözün masum kaydı değil, insan eliyle yapılmış bir şeydir.
Yanlış anlaşılmasın, mikroskop bir şey göstermiyor demiyorum. Kendi kurallarıyla çok şey gösterir, ölçülebilir, tekrarlanabilir. Ama bilimin kendisi bunu bilir, bu yüzden her görüntünün yanına bir ölçek çubuğu, bir protokol koyar. O çubuk şunu itiraf eder: bu kare tek başına konuşmaz, onu okutan bir yöntem vardır. Belgeyi belge yapan, imge değil, onu kuşatan yöntemdir.
Rivayet
Bu kavgayı fotoğraf açmadı. Beş yüzyıl önce İbn Haldun açmıştı, üstelik fotoğraf için değil, tarih için. Onun derdi rivayetti: tarihçiye ulaşan haber. Sorusu şuydu, elimize gelen bu haber olayın kendisi mi, yoksa birinin bize aktardığı bir şey mi? Kim aktardı, neyi aldı, neyi bıraktı, kimin gözüne girmek için biçim değiştirdi?
Belge de bir rivayettir. Bir nüfus defteri, bir mahkeme zabıtı, olayın kendisi değil, birinin tuttuğu kayıttır. Tutan bir el vardı; bir tarafı tutuyor, birini yazıp ötekini atlıyordu. Belgenin o meşhur tarafsızlığı, tutan elin görünmez kılınmasından başka bir şey değil.
İbn Haldun beni bir yere kadar götürür, sonra durur. O rivayeti çöpe atmaz; bir eleme kuralı koyar, bir haber işin doğasına aykırıysa kim getirirse getirsin reddedersin, der. Yani belge tartılabilir, sınanabilir. Benim istediğim de kuşku değil zaten; hesap.
Kadrajı Kesen El
Eugène Atget ömrü boyunca Paris'in sokaklarını, vitrinlerini, kapı tokmaklarını fotoğrafladı ve bunlara sanat demedi. “Ben belge yaparım” dedi, “gerisi başkasının işi.” Karelerini kütüphanelere, ressamlara sattı, birer başvuru malzemesi olarak. Öldükten sonra o belgeler müzelere girdi, birer sanat yapıtı oldu. Kare değişmedi; ona bakan el değişti. Aynı fotoğraf, Atget'nin elinde belge, bir küratörün elinde eser.
Bunu her yerde görürüm. Sultan Abdülhamit koca bir fotoğraf arşivi kurdurdu, ama o arşivi kendisi yönetti; karelerden seçkiler yapıp yabancı devletlere gönderdi. Hangi İstanbul'un görüneceğine, hangi mahallenin çerçeveye gireceğine bir el karar verdi. Bu bir belgeleme değil, bir kurguydu. Yıllar sonra aynı arşiv bir küratörün elinde yeniden düzenlendi ve bambaşka bir şey anlattı.
John Tagg bunu yıllar önce söyledi: fotoğrafa kanıt gücünü veren makine değil, onu kuşatan kurumdur; mahkeme, polis, arşiv. Allan Sekula ise bu kurumun tarihini yazdı. On dokuzuncu yüzyılda fotoğraf tam da polis fişinde belge oldu; Bertillon suçlunun yüzünü saf bir iz sayarken, Galton o izden bir tip çıkarmaya çalıştı, bir suçlu tipi, bir ırk tipi. İzin belgeye çevrildiği an budur: arşiv izi alır, üstüne bir sınıflandırma giydirir. Vesika fotoğrafının o donuk, hep aynı açılı, hep aynı ışıklı yüzü boşuna değil; onu belge yapan, o standardı dayatan kurumdur.
Yanlış anlaşılmasın, kurum her zaman keyfî davranmaz; kararını kurallara, başka belgelere dayandırır. Söylediğim şu: belgenin gücü nesnenin içinde değil, onu tanıyan, kesen, asan elde. Ve o el hep karenin dışındadır; fotoğrafçının, editörün, küratörün, altyazıyı yazanın.
İz Kalır, Belge Kurulur
Elimde eski bir savaş fotoğrafı var. Bir asker, yıkık bir duvarın dibinde, yüzü yarı gölgede. Işık gerçekten o yüze düştü, o asker gerçekten orada durdu. Bunu kimse yalanlayamaz. Fotoğrafı bir resimden ayıran da budur. Ressamın elinde fırça araya girer; burada ışık doğrudan o yüze değmiş, gümüşün üstünde bir iz bırakmıştır. Barthes buna güzel bir ad koydu, “bu var oldu”. Fotoğraf, bir şeyin bir zamanlar var olduğunun sessiz tanığıdır.
Şimdi o fotoğrafın altına bir cümle yazıyorum: “İşgalci.” Sonra siliyorum, başka bir cümle yazıyorum: “Şehit.” Asker aynı asker, ışık aynı ışık, iz aynı iz. Değişen tek şey, benim yazdığım cümle. Fotoğraf “bir şey vardı” demeyi sürdürüyor, ama “olan buydu” demiyor. Onu ben söyletiyorum, ya da altyazıyı yazan gazete, ya da o kareyi delil diye dosyaya koyan mahkeme.
Ayırmam gereken iki şey var burada ve bütün mesele bu ikisini birbirine karıştırmamakta. Biri iz: ışığın nesneye değmiş olması, o çıplak “vardı”. İz gerçektir, onu inkâr etmiyorum, etmek de istemem. Öteki belge: “işte tarafsız gerçek buydu” iddiası. Bu iddia fotoğrafın içinde durmaz, ona dışarıdan giydirilir. İz mecranındır; belge, bakışın ve elimdeki kalemin.
Barthes'ın kendisi de bunu sezmiş olmalı. Bir kitabında “bu var oldu” der, annesinin bir fotoğrafı karşısında sarsılır. Başka bir yazısında ise altyazının imgeyi nasıl çivilediğini, anlamı nasıl istediği yere sabitlediğini anlatır. Yani en çok güvendiğim tanık bile iki eliyle iki ayrı şey uzatıyor: bir elinde iz, öbür elinde imgeye sonradan giydirilen anlam. İz onun, anlam benim.
Buradan yanlış bir yere kaymak kolay. “Madem her şey benim yazdığım cümleye bağlı, öyleyse fotoğraf hiçbir şey söylemiyor, her şey uydurma” diyebilirim. Demem. Asker gerçekten oradaydı; ben onu şehit ya da işgalci yapabilirim, ama yoktan var edemem. Işık paltoya düşer, ben yalnızca o ışığı beklerim. Dünya dirençlidir, benim cümlem o direncin üstüne kurulur. Fotoğraf bir yalan değil, yalnızca sandığımız gibi tarafsız bir tanık da değil.
Belgesel Daha Adında Kurgu
“Belgesel” kelimesini bir fotoğrafçı değil, bir eleştirmen buldu. John Grierson, 1926'da, Robert Flaherty'nin Moana adlı filmine yazdığı bir yazıda kullandı, sonra da tanımını koydu: belgesel, gerçekliğin yaratıcı işlenişidir. Yaratıcı işlenişi. Yani ham kayıt değil, biçim verilmiş, kurulmuş gerçeklik. Üstelik bu kelimeyi sahnelenmiş bir film için kullanmıştı; Flaherty'nin hem Moana'sı hem Nanook'u kurgu sahnelerle doludur, hatta bir avcıya rolünü yeniden oynatmıştır. Türün adının doğduğu an bile, tarafsız kayıt değil, işlenmiş gerçeklik demek.
Grierson'ı tek başına anmak da haksızlık olur; kelimeyi ondan önce kullananlar vardı. Ama kavramı kalıcı kılan o oldu, tanımıyla birlikte. Kökeni bir silah gibi değil, bir tanık gibi çağırıyorum: belgesel, en başından beri, gösterilmiş bir gerçekliktir.
Üç Kişi, Tek Soru
Masaya üç kişi çağırdım. Sorum tekti: bu bir belge midir?
Walker Evans daha oturmadan itiraz etti. Belgesel, dedi, karmaşık ve yanıltıcı bir kelimedir, üstelik açık da değildir; doğrusu belgesel üslup olmalı. Gerçek belge dediğin, bir cinayet mahallinin polis fotoğrafıdır. Onun bir işi vardır; oysa sanat işe yaramaz, o yüzden sanat asla belge olamaz, olsa olsa o üslubu giyer. Kendisine belgeci denmesinden gizli bir keyif aldığını da ekledi; çoğu zaman bir şey yaparken başka bir şey yapıyor sanıldığını söyledi. Kameranın yalan söyleyip söyleyemeyeceği sorulduğunda ise tek kelimeyle karşılık vermişti: elbette söyler.
Ara Güler karşı çıktı, hep çıktığı gibi. Ben sanatçı değilim, dedi, foto muhabiriyim. Biz tarih yazıyoruz, görsel tarih. Masadaki tek belgeci oydu ve bunu kendi alanını küçültme pahasına savundu.
Sonra Şahin Kaygun konuştu, kimsenin beklemediği yerden girdi. Ben fotoğraf çekmiyorum, dedi, fotoğraf yapıyorum. Masadaki en radikal cümle buydu; imge bulunmaz, kurulur. Ama aynı adam, Sanat İnsanları'nın sunuşunda bambaşka bir şey yazmıştı: fotoğrafın hangi alanda üretildiğine bakmaksızın ortaya çıkan yapıtlar birer görsel tanıktır; savaş fotoğrafında da, stüdyoda da, doğada da bu böyledir; fotoğraf dünü olduğu gibi bugüne aktaran tanıktır.
Uzun süre bu iki cümleyi yan yana koyup baktım. Fotoğrafı yapan adam, yaptığı şeye tanık diyor.
Çelişki sandığım şey, aslında anahtardı. Kaygun tanık diyor, belge demiyor ve ikisi aynı şey değil. Tanık bir şeyin var olduğuna şahitlik eder; kırılgandır, sorgulanır, çapraz ateşe alınır, yanılır, unutur, her anlatışta biraz başka anlatır. Mahkemede tanığa güvenilir ama tartılır, çünkü arkasında bir özne, bir bellek, bir yanılma payı vardır. Belge ise tartılmadan masaya konur; kendinden menkuldür, işte kanıt der, tartışmayı kapatır.
O zaman Kaygun'un cümlesi beni yalanlamıyor, doğruluyor. Fotoğrafa tanık demek, ona belge dememektir. Stüdyoda kurduğu fantastik sahneler için bile tanık diyor, çünkü orada da bir şey gerçekten oldu, ışık gerçekten bir şeye düştü. İz bu ve izi kimse inkâr etmiyor. Evans da etmiyor; onun reddettiği iz değil, o ize giydirilen ad.
Bir şey daha var ve küçüklüğüne bakmayın. Kaygun üzerine yazılmış iyi yazılardan birinin adı, onun belgeci fotoğraf anlayışını inceler; Merih Akoğul'un yazısıdır, onu yakından tanıyan dikkatli bir kalemden çıkmadır. Ama fotoğrafçı kendi işine tanık derken, üstüne yazan belge diyor. Kimse yanılmıyor, kimse çarpıtmıyor; kelime elden ele geçerken değişiyor, o kadar. Bu bölümde anlatmaya çalıştığım mekânizmanın en zararsız, en sevecen hâli budur. Kadrajı kesen el gibi, kelimeyi seçen el de belgeyi kuruyor.
Üstada Sorum
Tarih yazıyorum diyorsunuz. Peki hangi tarih?
Çünkü iki tarih var ve ikisi aynı şeyi anlatmaz. Biri iktidarların yazdığıdır: sarayın, devletin, kazananın tarihi. Resmî tarihtir, ders kitaplarına girer, arşive konur, mühürlenir. Öteki, yaşayanların tarihidir; hamalın, balıkçının, kirasını denkleştiremeyenin, adı hiçbir yere yazılmayanın. Birincisi belgelidir ama çoğu zaman yalancıdır. İkincisinin belgesi yoktur ama yaşanmıştır.
Siz hangisini yazdınız? Bence ikincisini ve bu iyi bir şeydir. Ama işte tam bu yüzden yazdığınız şey belge değildir. Belge, resmî olanın kelimesidir; mührü olanın, kaydı tutulanın. Sizinki mühürsüzdür, bir adamın kendi seçtiği yüzlerden yaptığı bir tarihtir. Buna belge derseniz, karşınızdaki resmî tarihle aynı iddiaya ortak olursunuz: benimki tarafsızdır, olan budur. Oysa sizin gücünüz tarafsızlığınızda değil, taraf oluşunuzdaydı. Yorgun yüzleri siz seçtiniz. O seçim belgeden değerli bir şeydir, ama belge değildir.
Bir şey daha soracağım. Siz İstanbul'un fotoğrafçısı sayılırsınız; peki hangi İstanbul? Sizin İstanbul'unuz Haliç kıyısıdır, Eminönü'dür, Balat'tır; hamallar, balıkçılar, sisli sabahlar. Peki Şişli nerede, Göztepe nerede? O yıllarda yükselen apartmanlar, yeni açılan bulvarlar, memurun pazar günü nerede? Aynı şehirde, aynı yıllarda, aynı ışığın altında duruyorlardı. Bunu bir kusur diye söylemiyorum; her fotoğrafçı seçer, ben de kırk yıl seçtim. Söylediğim şu: seçen adam belge üretmez, seçki üretir. Ve o seçki yıllar sonra belge diye anılır. Bugün İstanbul dendiğinde gözümüzde canlanan o sisli, hüzünlü şehir, şehrin kendisi değil; bir adamın nereye baktığıdır. Biz onun baktığı yeri şehrin tarihi sandık.
Ama burada kendi payıma düşeni de söylemem gerek. Ben Ara Güler'i arşivinden tanımadım; bana sunulan fotoğraflarından tanıdım. Aramızda hep biri vardı: bir editör, bir küratör, bir yayıncı, bir sergi salonu. Onun İstanbul'u dediğim şey, aslında benim için seçilmiş İstanbul'du. O arşivde yüz binlerce kare olduğunu biliyorum; derinliklerini de, hiç gösterilmeyenleri de bilemem. Belki Şişli de vardır orada, Göztepe de; belki bir kutuda, hiç basılmamış olarak bekliyorlardır.
Yani Şişli ile Göztepe üzerine söylediğim, arşiv hakkında bir hüküm değil, önüme konan seçki hakkında bir gözlem; ve ona sorduğum soru biraz da kendime dönüyor. Bir adamın bütün işini, bana ulaştırılan seçkiden yargılıyorum. Tuhaf olan şu: bu itiraf söylediğimi çürütmüyor, ikinci kez doğruluyor. Çünkü bir seçki önce fotoğrafçı tarafından, sonra editör ve küratör tarafından yapılıyor; en sonunda da benim gibi biri ona bakıp bunu şehrin tarihi sanıyor. Kadrajı kesen el bir tane değil; sırayla dizilmiş birkaç el var, sonuncusu da bakan. Ben o elin ucundaki adamım.
Ve şunu açıkça yazayım: amacım büyük bir ustaya laf ederek kendime zemin kazanmak değil. Ara Güler'in yaptığı işi küçültecek bir cümle kurmadım, kuramam da. Yalnızca bilgimin ve algımın yettiği yerden sorguluyorum; bu yazının amacı da bu. Bir ustayı sorgulamak, onu küçültmek değil, ciddiye almaktır.
Masadan kalkarken fark ettim. Evans belgenin bir üslup, yani bir giydirme olduğunu söylüyor. Güler tarihin yazıldığını söylüyor. Kaygun imgenin yapıldığını söylüyor. Giydirilen, yazılan, yapılan; üçü de etken bir fiil, hiçbiri bulunan demiyor. Kavga izde değil demek ki, iz üçünde de duruyor. Kavga, izin üstüne konan iddiada.
Işığı Beklemek
Fotoğrafçının en masum, en teknik cümlesini alalım: “doğru ışığı bekliyorum.” Sabırlı, alçakgönüllü bir cümle gibi durur. Sanki nesne oradadır, ben yalnızca onun kendini en doğru gösterdiği ânı beklerim.
Ama ışığın doğrusu diye bir şey yoktur. Işık fiziktir; öğle güneşi de ışıktır, kurşuni gökyüzü de, sokak lambası da, mum da. Nesneye hepsi eşit değer, hepsi eşit iz bırakır. Öyleyse doğru sıfatı nesnede değil, benim kafamdadır. Bir yüzü ağır göstermek istersem tepeden gelen sert ışığı beklerim, kırılgan göstermek istersem pencereden süzülen soluk ışığı, tekinsiz istersem alacakaranlığı. Aynı yüz, üç ayrı ışık, üç ayrı gerçek. Beklediğim ışık, nesnenin gerçeğini açan değil, benim anlatmak istediğim şeyi taşıyan ışıktır.
Çelişki de burada. Eğer ışık gerçekten tarafsızca yazsaydı, beklemenin bir anlamı olmazdı; ne zaman bassam doğru olurdu. Beklediğime göre, bütün ışıkların aynı şeyi söylemediğini, birini öbürüne yeğlediğimi kabul ediyorum demektir. “Işık fotoğrafı yazar” deriz; oysa ışık kalemden başka bir şey değil. Cümleyi kuran, o kalemi bekleyip seçen eldir. Yanlış ışık yoktur; yalnızca benim cümleme uymayan ışık vardır.
Bir Gemi, Bir Masa
Bunu yıllardır anlatırım, bir kez daha anlatayım. Bir fotoğraf firması yeni ürünlerini tanıtmak için fotoğrafçıları bir gemiye doldurmuştu. Boğaz'da yemek yedik. Masamda Engin Özendes vardı, Kaya Somman vardı, bir de Ara Güler.
Masada fotoğrafın kim tarafından bulunduğu tartışılıyordu; herkesin bildiği o eski kavga, Niepce mi, Daguerre mi, Talbot mu. Tartışma uzadıkça uzadı. Üstat bir süre dinledi, sonra araya girdi. Boş konuşuyorsunuz, dedi, fotoğrafı Allah yaratmıştır; o ışığı yakmasaydı nah fotoğraf çekerdiniz. Güldük. Sonra ekledi: ben ışığı ve onun izini takip ediyorum.
Bunu bir arşivden aktarmıyorum, belleğimden aktarıyorum. Kaydı yoktu, tutanağı yoktu, o akşam kimse not almadı. Bir tanık olarak konuşuyorum ve bu kitapta tanıklığın belge olmadığını zaten söylüyorum; kendi anıma da aynı ölçüyü uygularım. Cümlenin ruhu aklımda böyle kaldı.
Yıllar sonra o cümleyi bir daha düşündüm, içinde iki kelime buldum.
Birincisi iz. Adam kendi ağzıyla iz diyor, ışığın izi. Kendini tarihçi sayan, belgeci diye anılan adam, işini tarif etmesi istendiğinde belge demiyor. Ve haklı: ışık verilmiştir, onu o yakmadı, iz onun eseri değil.
İkincisi takip. Takip etmek kaydetmek değildir. Takip eden seçer, bekler, peşine düşer, nerede duracağına karar verir. Işığı takip ediyorum demek, uygun olanı kolluyorum demektir; yani doğru ışığı beklemenin ta kendisi.
Bu okuma benim. Ara Güler o gece belge tartışması yapmıyordu, kendi işini tarif ediyordu; ona bir tez yüklemiyorum. Ama ben o cümleden şunu duyuyorum: iz verilmiştir, bulunmaz, yaratılmaz; onu takip eden bir adam vardır ve takip bir seçimdir. Işık Tanrı'nın, iz ışığın, seçim fotoğrafçının. Belge diyebileceğimiz bir şey bu üçünün hiçbirinde yok.
Aynı masada, aynı akşam, hem en sert belgeci konuşuyordu hem de belgeyi en güzel çürüten cümleyi kuran. Farkında değildi sanırım. Ben de o gece değildim.
Karar Anı
Fotoğrafın en kutsal sözü budur, Cartier-Bresson'un karar anı: kaosun bir saniyeliğine düzene geldiği, çizgiyle anlamın çakıştığı, her şeyin yerine oturduğu o eşsiz an. Usta, orada olup onu yakalayabilendir. Bütün mesleğin mitolojisi bu tek fikre yaslanır, dünyanın sunduğu bir doğru an vardır ve hüner o an için orada bulunmaktır.
Bir düşünelim. Eğer dünyanın gerçekten tek bir doğru anı olsaydı, orada bulunmak hüner değil, şans olurdu; ve geri kalan bütün anlar yanlış olurdu. Oysa dünyanın karar anı yoktur. Dünya durmadan akar, kararsızca. Karar dünyada değil, bakıştadır. O an, dünyanın kendini tamamladığı an değil, benim hikâyemin bir saniyeliğine dünyaya oturduğu andır. Belge “o an oldu” der; ben “o an benim için oldu” derim.
Kelimenin kendisi bile bunu ele verir. Karar anı aslında İngilizce bir başlıktır, The Decisive Moment; Cartier-Bresson'un Amerikalı yayıncısının, daha çarpıcı olsun diye koyduğu bir ad. Kitabın asıl Fransızca adı Images à la Sauvette, yani kaçarken, sıvışırken çalınan görüntüler. Kesin, nihai bir an değil; geçici, çalıntı, kararsız bir şey. Karar anı sözü de üç yüzyıl öncesinden, bir kardinalin anılarından ödünç alınmış. Yani mesleğin en görkemli sloganı; çevrilmiş, pazarlanmış, ödünç bir edebiyat cümlesi. Kesin an adı, altındaki sıvışırken çalınan anı örter.
Ve o kararı veren makine değil, eldir. Bunu ben uydurmuyorum, Cartier-Bresson'un kendisi söylüyor: kamerayı gözünün bir uzantısı, hep yanında taşıdığı bir eskiz defteri sayardı. Makine dışarıda duran tarafsız bir kaydedici değil, fotoğrafçının eline bağlı bir uzuvdur. Deklanşöre basmak da ayrı bir karar aşaması değildir. Vites değiştiren sürücü “şimdi debriyaja basayım” diye düşünmez, eli gider; kör bir adam “baston titredi, demek kaldırım var” diye tek tek düşünmez, bastondan gelen sinyal doğrudan adımına döner, çünkü baston artık onun bedeninin bir parçasıdır. Merleau-Ponty'nin anlattığı budur, alet bedene katıldığında onunla algılamak da, karar vermek de bedenin işi olur. Makine de benim bedenime katılmış bir uzuvdur; hikâye “şimdi” dediğinde parmak çoktan basmıştır. Görme, hüküm ve el tek bir akıştır. Boşuna karar anı denmiyor: o karar bir refleks değil, bütün bir ömrün bedene çökmüş hükmüdür.
Göz Görmez, Gören Bellektir
Bütün bunlar seçme anından da öncedir. Çünkü göz görmez; gören, hatırlayan bir zihindir. Göz yalnızca ışığı toplar, görüntüyü beyin kurar, kurarken de belleğine başvurur. Gombrich'in güzel bir sözü var, masum göz yoktur der. Ne görürsem, o güne dek biriktirdiğim her şeyin süzgecinden geçerek görürüm.
Bir örnek vereyim. Bir sokakta yürüyorum, sokağın başında bir cenaze evi var. Onu görmek istemiyorsam, görmem. Kadrajın dışında bırakmama bile gerek kalmaz; gözüm ona hiç varmaz. Işık ona da düşmüştür, iz onu da taşır, ama benim o günkü hikâyemde yeri yoksa, benim için orada değildir. Fotoğrafın sustuğu şey, çoğu zaman benim daha görmeden sildiğim şeydir. Belge “makine oradaydı, her şey kayda geçti” der; oysa kayıttan önce görme elemiştir. Kaydedilen olan değil, belleğimin görmeye izin verdiğidir.
Buradan şu çıkıyor: benim için çekmek, okumak ve yazmak, üçü de aynı belleğin işi. Çekerken belleğim eler, okurken yeniden kurar ve o bellek yaşadığım her şeyin izinden yapılmıştır. Öyleyse fotoğrafın öznesi bir göz değil, bir bellektir; o bellek de bir kişidir, benim. Fotoğraf nesneyi değil, o nesneye bakan beni kaydeder.
Bu belleğin gücünü, görmenin hiç olmadığı yerde bile görürüz. Tekcan ve arkadaşlarının gören ve görmeyen insanlarla yürüttüğü bir çalışma, görme olmasa bile belleğin imgelemle, deneyimle kurulduğunu gösterir. Anı bir kayıt değil, bir yeniden inşadır. Bellek görür derken kastettiğim de bu; gören göz değil, bütün bir yaşanmışlıktır ve o yaşanmışlık görmeden de var olabilir.
Bu yüzden bir fenomenolog dostumla, Kâmil Fırat'la burada ayrılıyorum. O, Husserl'in izinden, nesnenin kendi anlatısını taşıdığını söyler; nesne kendini gösterir, biz alırız. Bense doğru ışığı beklemekten yola çıkıyorum: nesne bana kendini göstermiyor, ben onu görmek istediğim gibi görüyorum, hatta o hâli sabırla bekliyorum. Yön nesneden bana değil, benden nesneye. Nesneyi gördüğümde onu kendi başına bir varlık olarak değil, hikâyeme bir yapı taşı olarak görürüm. Palto benim için palto değildir; anlatımda bir ağırlık, bir gölge, bir yöndür. Fırat nesne kendi anlatısını taşır der; ben derim ki nesne benim anlatımı taşır. Anlatı bende, nesnede değil.
Yine de kendimi tutmam gerek. Nesneyi hikâyeme malzeme yaparken bile, o malzeme direnir. Cenaze evini düğün evine çeviremem; palto oradaydı. Ona hikâyemde bir rol veririm, ama o rolü kabul edecek bir şeyin orada olması gerekir. Hikâyenin öznesi benim, ama sahnesi gerçek. Ben görürüm deyip nesneyi büsbütün silersem, izi de kaybederim, izle birlikte ayakta durduğum zemini de.
İki Portre
Bunu en iyi gösteren yer portredir ve elimde iki tane var. İkisi de Şahin Kaygun'un, Sanat İnsanları'ndan.
Biri Edip Cansever. O karede biriken bir iç sıkıntısı görüyorum ve Masa da Masaymış Ha'yı bilerek bakınca o sıkıntının ne olduğunu da biliyorum; masaya konan her şeyin altındaki ağırlığı. Öteki Tomris Uyar. Onda da Diz Boyu Papatyalar'ın o yalın, süssüz duruşunu görüyorum; süslemeyen, bakışını kaçırmayan bir sadelik.
Ama burada dürüst olmam gerek, çünkü bütün mesele burada. Bu örtüşmeyi Şahin'in çekim anında kurduğunu iddia edemem. O portreleri çoktan çekmişti; kitabı ben sonradan okudum, konuşmamız da portrelerden sonraydı. Tomris Hanım'ı bana naif, güçlü ve inanılmaz derinliği olan biri diye tarif etti. O tarif aklımda kaldı ve bir daha o kareye eskisi gibi bakamadım. Kare değişmedi, ben değiştim.
Şiiri bilmeyen biri Cansever'de yorgun bir adam görür; kitabı okumamış biri Uyar'da sade bir kadın portresi. Bir belge böyle davranmaz. Tapunun anlamı, okuyanın kitaplığına göre değişmez. Bu kareler değişiyor.
Öyleyse portre, modelin belgesi değil. Oturan kişinin yüzü bir gün boyunca yüzlerce hâl alır; fotoğrafçı onlardan birini seçer ve seçtiği, kendi okuduğu insandır. O yüzden bu kareler bana bir portre dizisinden çok bir okuma dizisi gibi görünüyor. Şahin'in kendi sözüyle söylersem, tanık; ama neyin tanığı? Oturan kişinin değil, o karşılaşmanın. Portre, modelin değil, bakışın tanığıdır.
Bir soru da üstada kalsın. Siz Dalí'yi de çektiniz. Dalí, kamera karşısında ömrü boyunca rol yapmış bir adamdı; bakışını, bıyığını, duruşunu bir sahne gibi kurardı. Fotoğrafçı gelirdi, o oynardı. Buna belge diyebilir miyiz? Bir tarafta rol yapan bir adam, öbür tarafta o rolün en iyi ânını bekleyen bir fotoğrafçı; ortaya çıkan şey iki kişinin ortak yapımıdır. Yorgun balıkçıyı çekerken belgeci olduğunuzu söylüyorsunuz da, aynı arşivde duran bu kareler ne? Sanırım ikisinde de aynı şey oluyor, yalnız birinde rol görünür, ötekinde değil. Kadrajı kuran, ışığı bekleyen, hangi ânın kalacağına karar veren ise hep aynı adam.
Fotoğraf İkinci Kez Doğar
Fotoğraf çekilince iş bitmez. O kare bir başkasına ulaştığında, yolculuk yeniden başlar, bu kez başka bir bellekte. Aynı fotoğrafı bugün, on yıl önceki kendimle aynı okuyamam. Fotoğraf değişmedi, ama ona bakan ben değiştim. Bellek sabit bir arşiv değil; her hatırlayışta yeniden kurulan canlı bir şey. Margaret Olin bunu güzel söyler: fotoğrafın hakikat duygusu, nesneyle kurduğu kimyasal bağdan değil, ona bakanla kurduğu bağdan doğar.
Bunun en sert kanıtı hukukun tam kalbinde durur, mahkeme tanığında. Bir tanığın olaydan hemen sonra anlattığıyla, aylar sonra kürsüde anlattığı çoğu zaman ayrışır ve bu yalan söylediği için değildir. Elizabeth Loftus'un görgü tanığı çalışmaları tekrar tekrar gösterdi: bellek, sonradan gelen bilgiyle, hatta soruyu soranın seçtiği kelimeyle yeniden yazılır. Martin Conway'in dediği gibi, tanık belleğini kanıt sanırız, oysa o her hatırlamada yeniden kurulur; Bartlett daha 1932'de belleğin bir kayıt değil, bir yeniden kurma olduğunu göstermişti. Hukuk tanığı canlı bir belge sayar, “gördüm, oradaydım” der. Oysa kürsüdeki tanık, olayın değil, o âna dek yüz kez anlattığı bir anının tanığıdır.
Fotoğraf da böyle okunur. Judy Weiser'in bir sözü tam buraya düşer: kamera çekmedi, bir insan çekti ve o fotoğrafın anlamı ona bakanda kurulur. Karedeki iz sabittir, ama onu belge yapan okuma her bakışta yeniden yazılır.
Şunu söylemekten kaçınırım: fotoğraf sabittir, değişen okuyandır. Değil. O cümle bütün kurguyu okuyucuya yıkar, fotoğrafı yine sabit bir kayıt olarak bırakır. Oysa fotoğraf da sabit değil, çekilirken kuruldu. İki değişken var, bir değil; hem çeken kurdu, hem bakan yeniden kuruyor. Ve okuma da sonsuz değil; o da dirençli bir izin üstüne düşer.
Belgesel İçerik, Belge Değildir
Bir itiraz duyar gibiyim: iyi de, o fotoğraftan o dönemin evini, giyimini, sokağını çıkarabiliyorum, işte belge. Doğru, çıkarabilirsin. Ama bir Vermeer tablosundan da o çağın ipeğini, ışığını, pencere kanadını çıkarabilirsin; kimse Vermeer'e belge demez. Demek bir imgeden bilgi çıkması onu belge yapmıyor; yoksa her tablo, her gravür belge olurdu. Fotoğraftaki palto, tablodaki palto gibi bir yan üründür, imgenin özü değil. Üstelik o palto kadraja kendi ayağıyla girmedi; bir bakış çerçeveyi oraya kurduğu için oradadır.
Bir de belgeselin güzelliğine dikkat etmek gerek. Estetik sözcüğü Yunanca aisthesis'ten gelir, duymak, temasta olmak demek. Ama estetik tersine de dönebilir, anesteziye, yani duymamaya. Yoksul bir adamın güzel, iyi kadrajlanmış siyah-beyaz karesi, o yoksulluğu görünür kılmaz; onu seyredilir, tüketilir, ağrısız bir nesneye çevirir. Martha Rosler bunu yıllar önce söyledi, bu tür belgeselde nedensellik silinir, suç kimseye atfedilmez, acı bir kadere dönüşür. Abigail Solomon-Godeau daha da ileri gider: belgesel imge, çektiği insanı ikinci kez ezer, önce hayat ezmiştir, sonra imge. Ve sorulması gereken asıl soru şudur, bu fotoğrafta konuşan kim? Çoğu zaman konuşan, çekilen insan değil, çeken ve onu sergileyendir.
Unvan Dışarıdan Verilir
Aynı yıllarda, aynı meselenin başka bir ucundan tutan iki adam vardı.
Samih Rifat, fotoğraf üstüne yazdıklarını topladığı kitabında kendine fotoğrafçı demeyi sevdiğini söyler. Çarşı fotoğrafçısıyla, şipşakçıyla, düğün fotoğrafçısıyla, kasaba foto muhabiriyle meslektaş olmak hoşuna gider. Fotoğraf sanatçısı tanımını hiç kullanmaz; kendisi için kullanılmasını da istemez. O kitabın bir bölümünü de Şahin'e ayırmıştı, adı Biraz Şahin, Biraz Kaygun'dur. Bir adamı hem adıyla hem soyadıyla, sanki iki ayrı kişiymiş gibi anmak, eleştirmenin değil dostun yaptığı bir şeydir.
Ankara'da Tuğrul Çakar da aynı unvanın kolayca dağıtılmasına karşı çıkıyordu. Gezi otobüsünün molasında olabildiğince çok çoban, çocuk, nine, dede toplayıp sonra yazıcıdan sanat yapıtı dökülmesini bekleyenleri anlatır; kuş kondurma marifetleri der buna. Bir yazısını da şu soruyla bitirir: fotoğraflarınızla söyleyecek, anlatacak bir şeyiniz var mı? Yazılarını topladığı kitabın önsözünde, akademik dil denilen üst dilden bilerek kaçındığını, günlük dilin içinde kalmaya çalıştığını söyler.
İkisi de aynı yere basıyor. Unvan dışarıdan verilir, iş içeriden yapılır. Sanatçı denmesini bekleyen adam işini bitirmiş sayılmaz; o adı verecek olan hep bir başkasıdır. Belge de tam böyle bir unvandır. Kimse kendi karesine belge diyerek başlamaz; o ad sonradan, dışarıdan takılır. Takıldığı anda kare değişmez, ama artık tartışılamaz.
Belgeselci mi, Sokakçı mı
Şimdi asıl soruya geldim; doğrusunu söylemek gerekirse bu bölümü yazma nedenim de buydu. Bir adam çıkıp ben belgeselciyim diyor, bir başkası ben sokak fotoğrafçısıyım diyor. Hangisi daha dürüst?
İkisi de aynı raftan alınmış unvanlar, ikisini de onlara başkaları taktı. Ama verdikleri söz aynı cinsten değil. Belgeselciyim demek, hakikatle kurulan ilişki üzerine bir iddiadır: ben gerçeğe tanıklık ediyorum, elimdeki kanıttır. Sokak fotoğrafçısıyım demek ise yer ve yöntem bildirir: ben sokakta çalışırım, planlamam, karşılaşırım. Biri neyi kanıtladığını söylüyor, öteki nerede durduğunu.
Bu bölüm boyunca anlattığım şey doğruysa, fotoğraf belgeselcinin verdiği sözü tutamaz. Öyleyse az söz veren, tutabileceği kadarını söylemiş olur. Sokakta durdum, baktım, çerçeveledim; üçü de doğru, hiçbiri fazla değil. Bu hâliyle sokak fotoğrafçısıyım demek bir belge beyanı değil, bir tanıklık beyanıdır ve doğrusu budur.
Ama tuzak tam burada. Sokak fotoğrafçısı çoğu zaman orada durmaz, bir cümle daha ekler: müdahale etmiyorum, olduğu gibi alıyorum, kurmuyorum ben. O cümleyi kurduğu anda belgeselciden daha büyük bir iddiaya geçer. Belgeselci ben gerçeği belgeliyorum der, yani bir işten söz eder; sokakçı ben yoktum, kamera vardı der, yani kendini siler. Masumiyet iddiası, belge iddiasından ağırdır. Çünkü belgeselcininki görünürdür, tartışılır, karşısına geçip yanlışlayabilirsiniz. Sokakçının iddiası görünmezdir; ortada bir iddia yokmuş gibi durduğu için kimse onu tartamaz.
Böylece tuhaf bir denge çıkıyor ortaya. Belgeselci fazla söz verir ama açıkça verir. Müdahalesizlik iddia eden sokakçı, daha az söz veriyormuş gibi görünüp en büyüğünü verir, üstelik sessizce. Belgenin otoritesini alır, belgenin sorumluluğunu almaz.
Tarihin buna hazır bir örneği var. 1967'de New York'ta bir sergi açıldı, adı Yeni Belgeler'di. Sergideki fotoğrafçılar kendilerine belgeci demiyordu; sokakta çalışıyorlardı, o kadar. Belge kelimesini afişe yazan onlar değil, küratördü. Unvanın dışarıdan verildiğinin bundan açık kanıtı olmaz: adam çekiyor, adını başkası koyuyor.
O sergideki adlardan biri, Winogrand, sonradan işin sırrını kendi söyledi. Dört kenarı bir olgunun etrafına koymanın o olguyu dönüştürdüğünü yazdı. Ben mesaj vermiyorum diyordu, ama masum olduğunu hiç iddia etmedi. Demek sokak fotoğrafçılığının içinde iki tür var: kendi kurduğunu bilen ve masumiyet satan. Birincisi masadaki en dürüst adam olabilir; ikincisi en tehlikelisidir, çünkü hiçbir şey iddia etmiyormuş gibi yaparak her şeyi iddia eder.
O zaman soruyu böyle sormak yanlış. Ayrım unvanların arasında değil, unvanın altına eklenen cümlededir.
Bence doğru cevap üçüncü şık: unvana ihtiyacı olmayan. Samih Rifat ne belgeselci dedi ne sanatçı; yalnızca fotoğrafçı dedi, çarşı fotoğrafçısıyla meslektaş olmayı seçti. Şahin belge demedi, tanık dedi. İkisi de kendilerine az yer ayırdı ve tam bu yüzden söyledikleri hâlâ ayakta.
Bunu bir söyleşide kendi ağzından da söylemişti. Bir gazeteci ona son sergisindeki foto-resimlerin ne olduğunu sormuş, fotoğraf mı resim mi diye. Cevabı kısaydı: alıştığımız fotoğraf, alıştığımız resim değil, ama ne oldukları da beni ilgilendirmiyor, önemli olan iyi bir şey olması; sanatçı çalışırken onun nasıl adlandırılacağını pek hesaba katmaz. Duvardaki bir Eşref Üren tablosunu göstermiş: bu resmi yaparken, hakkında yazılacakları herhalde hesaba katmadı, demişti. Ve bir yerde, kendi sınırları için, şunu söylemişti: bir insanla onun dünyası arasında, bir insanla diğeri arasında çekilmiş sınırları sevmiyorum. Adı da, tıpkı o sınırlar gibi, sonradan çekiliyordu; o çizmiyordu.
Ben de kırk yıl sonra aynı yerde duruyorum. Belgeselci değilim; elimde kanıt yok. Müdahalesiz de değilim; her karede vardım, durduğum yeri ben seçtim. Sokakta çalıştım, baktım, kestim, bekledim. Bunun adı belge değil. Tanıklık.
Bir Açıklama Borcum Var
Bu bölümde birkaç portreyi, birkaç sözü ve bir masayı kendi gözümden okudum. Şunu açıkça söylemem gerek: hepsi benim bakışım. Şahin'in bir portrede ne amaçladığını, üstadın bir cümleyi hangi niyetle kurduğunu bilemem; niyet doğrulanmaz. Ben yalnızca kırk yıl bu işi yapmış, o insanları tanımış, o kitapları okumuş biri olarak, o karelerin ve o cümlelerin bana ne söylediğini yazıyorum.
Zaten bütün bölümün söylediği de bu. Anlam kâğıdın üstünde durmuyor, ona bakanla kuruluyor. O zaman kendi okumamı hüküm diye sunmam tutarsızlık olurdu. Ben tanığım, hâkim değil.
Karşı Sesler
Kendime en sert itirazları da toplayayım, çünkü onlarsız bu bir savunma olur, düşünce olmaz.
Kendall Walton der ki fotoğraf saydamdır; ona bakarken aslında nesnenin kendisini görürüz, tıpkı aynaya ya da teleskopa bakar gibi. Güçlü bir söz, fotoğrafın o orada-idi gücünü ciddiye alır. Ama saydamlık iz katmanından konuşur, benim reddettiğim belge katmanına değmez. Ayna bile büker; dışbükey ayna dünyayı çarpıtır, yine de aynadır. Saydam olmak, tarafsız olmak değildir.
Tom Gunning, dijital indeksi öldürdü, artık her şey sahte diyenlere karşı çıkar; dijital fotoğraf da nesneden gelir, mahkemede hâlâ delil olur, iz ölmemiştir. Ona hak veririm ve bu beni bir aşırılıktan korur: dijital çağda her şey uydurma diyemem. Ama Gunning aynı yerde bana da omuz verir, çünkü asıl vurduğu şey şeffaflık yanılsamasıdır, fotoğrafın hiçbir zaman dolaysız olmadığıdır.
Susie Linfield ise benim yaslandığım eleştiri geleneğini, Sontag'ı, Rosler'ı, fotoğrafa ve onun acı çeken öznesine soğuk davranmakla suçlar. Bu uyarıyı ciddiye alırım. Belgeseli topyekûn manipülasyon diye yaftalarsam, o karede görünen gerçek acıyı da çöpe atarım. Ama ben belgeseli değil, onun tarafsızlık iddiasını reddediyorum. Bir insanın acısını görmek başka şey, onu belge diye nesneleştirip kendi seçimimi gizlemek başka.
Bir Bakış, Belge Olamaz
Baştaki soruya döneyim. Fotoğraf belge midir?
Belge dediğimiz şey üç şey vaat eder: tarafsızlık, kendi başına ayakta durabilmek ve olanın dolaysız tanıklığı. Fotoğrafta bunların hiçbiri yok. Tarafsız değil, çünkü çeken seçti. Kendi başına duramıyor, çünkü anlamını altyazı, kurum ve ona bakan tamamlıyor. Dolaysız tanık da değil, çünkü göz görmez, gören bellektir. Fotoğrafın belgeye en çok benzediği an bile üç ayrı elin işidir: çekende bir bakış kurar, kurumda bir güç tanır, okuyanda bir bellek yeniden kurar. Üçü de karenin dışında.
Ama sözümü tartıyorum, çünkü fazlası her şeyi götürür. Fotoğraf belge değildir demek, fotoğraf hiçbir şey söylemez, her şey uydurma demek değil. Işık gerçekten değdi, asker gerçekten orada durdu, iz gerçek. Fotoğrafın söylediği bir şey var, bir şey vardı. Söyleyemediği şey ise, olan buydu, tarafsızca. İlki fotoğrafın kendi cümlesi ve doğru. İkincisi benim, altyazıyı yazanın, kurumun cümlesi. İz kalır, belge kurulur.
Bu yüzden fotoğraf bir belge değil, tanıklığı olan bir bakıştır. Tanıklık eder, çünkü ışık gerçekten değdi; ama tanık tartılır, sorgulanır, her anlatışta biraz başka anlatır. Belge ise tartılmadan geçmek ister. Kırk yıl boyunca o bakışı ben kurdum; nereye durduğumu, hangi ışığı beklediğimi, neyi görüp neyi görmediğimi. Bana işte belge diye uzatılan her karede, aslında benim durduğum yer, benim gördüğüm dünya vardı. Bir bakış, ne kadar gerçek bir ize dayanırsa dayansın, hiçbir zaman belge olamaz.
Zaman Var
Manuel Álvarez Bravo yüz yıl yaşadı. 1902'de Meksiko'da doğdu, 2002'de aynı şehirde öldü. Bir yüzyılı baştan sona gördü: kendi ülkesinin devrimini, fotoğrafın cam plakadan piksele geçişini, bir kuşağın bütün kavgalarını.
Karanlık odasına girmiş bir fotoğrafçı anlatıyor: agrandizörünün yanında küçük bir karton parçası dururmuş, üstünde el yazısıyla iki kelime, hay tiempo. Zaman var. Bunu bir arşivden değil, bir aktarımdan alıyorum; kaydı yok, ben de tanıklık olarak yazıyorum.
Herkes onu sahiplendi. Sürrealistler kendilerinden saydı; Breton fotoğraf ısmarladı, Minotaure'da bastı, Meksika'yı sürrealizmin ülkesi ilan etti. Belgeciler de kendilerinden saydı ve haklıydılar: 1934'te sokakta, kanı kurumamış bir grevcinin fotoğrafını çekmiş adamdı. Küratörler ona Freudcu dedi, Marksist dedi, sembolist dedi. O hiçbirine karşı çıkmadı, hiçbirini de üstlenmedi. Sorulduğunda yalnızca şunu söylemiş: haklı olabilirler.
İki karesi yan yana durur. Biri 1934'te sokakta: yerde bir adam, başının yanında kan ve bir virgülle suçlamaya dönüşen bir başlık. Öteki 1938'de, kapalı bir yerde: bandajlarla sarılmış bir kadın, yanına özenle dizilmiş dikenler, bir tabloya öykünen bir kurgu; sipariş üzerine yapılmış, sonra da sansürlenmiş. Aynı el, aynı göz. Biri bulunmuş gibi durur ama kurulmuştur; öteki en kurgusal görünenidir ama sokakta hiçbir şey uydurulmamıştır. İkisi de belge değil, ikisinde de iz gerçek.
Şimdi ben de aynı şeyi yapıyorum, farkındayım. Ona sokak fotoğrafının ikonlarından biri diyorum. Bu da bir unvan ve yine dışarıdan veriliyor; hem de ömrü boyunca hiçbir unvanı üstlenmemiş bir adama. Bana da aynı cevabı verirdi herhâlde: haklı olabilirsin.
Bu bölümün söylediği de bu. Kare durur, ad gelir gider. Belge, tanık, sürrealist, sokakçı, usta; hepsi sonradan takılan sözcükler. Fotoğrafın taşıdığı tek şey iz; gerisini biz koyuyoruz ve koyduğumuz şey bizden kalıyor.
Zaman var, diyordu o kartonda. Yüz yıl yaşamış bir adamın söyleyeceği şey. Ben kırk yıldır bakıyorum ve hâlâ tek bildiğim şu: oradaydım, gördüğüm kadarını söylüyorum, yanılmış olabilirim. Bunun adı belge değil.
Yarın yine çıkacağım. Bir yere duracağım, ışığı bekleyeceğim, bir şeyi çerçeveye alıp ötekini dışarıda bırakacağım. Sonra biri o kareye bakıp belge diyecek; desin. Ben ne yaptığımı biliyorum. Bir izin üstüne kendi bakışımı düşürdüm ve geriye bir hikâye kaldı. Kırk yıldır yaptığım bu; adını da artık koyabiliyorum.
Not: Roger Fry, 1920 tarihli İmgelem ve Tasarım'da iki tür görmeyi ayırır. Gündelik, pratik göz nesneyi tanır ve geçer; sanatçının gözü ise durur ve bakar. Belge tanır, tanıklık bakar. Kırk yıldır ayırmaya çalıştığım şeyin bir asır önce yazılmış bir atası budur.