Acının Fotoğrafları Neden Pulitzer Kazanır?
Paylaşım Notu
Pulitzer ödüllü fotoğrafların büyük çoğunluğu neden acıyı gösteriyor? Tanıklık, toplumsal hafıza ve imgenin metalaşması üzerine bir soruşturma.
Acının fotoğrafları neden Pulitzer kazanır !
Bir kare var, yıllardır aklımdan çıkmıyor. Sudan'da, çatlamış bir toprağın üstünde, açlıktan iki büklüm olmuş küçük bir çocuk; başı öne düşmüş, ayağa kalkacak hâli yok. Birkaç adım gerisinde bir akbaba, sabırla bekliyor. O fotoğrafı ilk gördüğümde aklıma gelen şey kompozisyon olmadı, ışık olmadı. Şu oldu: bu adam deklanşöre bastı; peki sonra çocuğu yerden kaldırdı mı? Soru bugün hâlâ cevapsız; o kareyi çeken fotoğrafçının da bu sorunun ağırlığını yıllarca taşıdığını sonradan öğrendim. Ve o kare, çekildiği günden beri yalnızca bir kıtlığı değil, benim mesleğimin en dipteki ikilemini de taşıyor: görmek mi, yoksa el uzatmak mı?
O fotoğraf Pulitzer aldı. Yıllar içinde anladım ki bu bir istisna değil, neredeyse bir kural.
Pulitzer Neyi Ödüllendirir?
Pulitzer, gazeteciliğin en saygın madalyası; 1917'de, gazeteci ve yayıncı Joseph Pulitzer'in vasiyetiyle, kamu yararını gözeten, gerçeğin peşinden giden gazeteciliği ödüllendirmek için kondu ortaya. Soylu bir amaç. Ama arşivine biraz dikkatli bakan biri tuhaf bir ortaklıkla karşılaşır: ödül alan karelerin ezici çoğunluğu insanlığın en mutlu anını değil, en kanlı anını gösterir. Savaşlar, iç çatışmalar, darbeler, kıtlıklar, göçler, afetler, terör. Buna karşılık spor, sanat, doğa, gündelik hayat kıyıda kalır. Bu benim resmî bir istatistiğim değil, arşive editör gözüyle bakınca beliren bir eğilim; ama eğilim tartışılmayacak kadar net. Kabaca şöyle ayrışıyor:
Yüksek sayıda ödül alan
Düşük sayıda ödül alan
Savaş ve silahlı çatışmalar
40+
Günlük yaşam
8–10
Terör ve toplumsal şiddet
20+
Spor
3–5
Doğal afetler
15+
Kültür ve sanat
2–4
Göç ve mültecilik
15+
Doğa
2–3
Açlık, yoksulluk ve insani krizler
10+
Eğlence ve yaşam tarzı
1–2
Bunun sessiz ama basit bir nedeni var. Haber, olağanın değil, olağanın yırtıldığı anın adıdır. Barış haber değildir; huzurlu bir sabah, işine giden bir kalabalık, hiçbir gazetenin birinci sayfasına çıkmaz. Haber, dokunun yırtıldığı yerdedir: bir patlama, bir çöküş, bir ölüm. Foto muhabirliği de bu yüzden acının etrafında döner; çünkü makinenin "işte tam da bu" dediği an, çoğu zaman bir şeyin kırıldığı andır. Meslekte şu doğru zamanla kabul gördü: tarihin yazıldığı yerdeysen, Pulitzer'e giden yol da oradan geçer. Bu yüzden nice foto muhabiri cephelere, açlık bölgelerine, göç yollarına gitti; yalnızca tanıklık etmek için değil, mesleğinin en büyük sınavını vermek için de. Çünkü acının olduğu yerde haber vardı; haberin olduğu yerde Pulitzer'e uzanan yol.
Ama madalya kazanan bir karenin, ödülünden çok daha ağır bir bedeli olabileceğini en iyi anlatan örnek Vietnam'dan gelir. Bir sokak ortasında, üniformalı bir adam elindeki tabancayı bir başkasının şakağına dayıyor; deklanşör tam kurşunun sıkıldığı an kapanıyor. O kare bir çırpıda bütün bir savaşın simgesine döndü, savaş karşıtı hareketin afişi oldu, dünyayı dolaştı. Onu çeken fotoğrafçı da Pulitzer aldı. Ama işin bilinmeyen yüzü şu: o fotoğrafçı, sonraki yıllarını o kareden pişmanlık duyarak geçirdi. Çünkü fotoğraf yalnızca bir anı gösteriyor, o anın öncesini söylemiyordu: tetiği çeken generalin, birkaç saat önce bir subayı ailesiyle birlikte katleden adamı infaz ettiğini. Kare bunu söylemedi; yalnızca "bir adam bir adamı vuruyor" dedi. Ve o yarım gerçek, generali dünyanın gözünde bir canavara çevirdi, hayatını yıktı. Fotoğrafçı yıllar sonra, generalin ardından şunu yazdı: o karede iki insan öldü; kurşunu yiyen ve generalin kendisi. "Generali ben öldürdüm," dedi, "makinemle." Ve ekledi: fotoğraflar dünyanın en güçlü silahıdır, insanlar onlara inanır; ama fotoğraflar, hiç oynanmasa bile yalan söyler, çünkü yalnızca yarım gerçektir.
İşte Pulitzer'in ödüllendirdiği kare, aynı zamanda bir yarım gerçekti. Demek toplumsal hafızada kalıcı olan yalnızca iyi çekilmiş kare değil; asıl belirleyici olan, o karenin neyi temsil ettiği kadar neyi dışarıda bıraktığıdır.
Susan Sontag , Başkalarının Acısına Bakmak'ta tam da buraya dokunur. Bir felaket fotoğrafı yalnızca bilgi vermez; başkalarının acısıyla nasıl bir ilişki kuracağımızı da kurar. Bizi sarsar, öfkelendirir, ayağa kaldırır; uzaktaki bir acıyı bir anda gözümüzün önüne getirir. Ama Sontag'ın asıl uyarısı şudur: aynı acı durmadan tekrarlandığında, o dokunuş körelir. İlk kare bizi yaralar, yüzüncüsü yalnızca "yine" dedirtir. Görüntü çoğaldıkça acı ucuzlar, baktıkça daha az görür oluruz. Fotoğraf hem bizi uyandıran hem de zamanla uyuşturan bir ilaçtır.
Tanıklık mı, Tüketim mi?
Bir de madalya almayan acılar var; ve onlar bana, ödül alanlardan daha çok şey söylüyor. 11 Eylül'de bir adam, kulelerin tepesinden boşluğa bıraktı kendini; o düşüşü, gökle yer arasında asılı kalmış o bedeni donduran bir kare de çekildi. O fotoğraf Pulitzer almadı; alması bir yana, bir gazetede bir kez göründü, öyle bir tepki topladı ki hemen geri çekildi, yıllarca ortadan kayboldu. Neden? Çünkü fazla yakındı. Uzaktaki bir açlık, başka bir kıtadaki bir savaş bizim için bakılabilir bir acıdır; ama kendi kulelerimizden düşen, bize benzeyen bir adamın son saniyesi, katlanamadığımız bir aynadır.
Demek acının her imgesi ödüllenmiyor, her imge dolaşıma girmiyor. Birileri, hangi acının görünür olacağına, hangisinin sessizce kaldırılacağına karar veriyor; ve bu karar çoğu zaman acının bize ne kadar uzak, ne kadar "başkasının" olduğuna göre veriliyor. Ödül de, sansür de aynı kapının iki kanadı: biri bir imgeyi görünürlüğe çıkarır, öteki karanlıkta tutar.
Ama bir kare görünürlüğe çıktıktan sonra başına başka bir şey gelir. Aynı fotoğraf, bir insanın vicdanını uyandırırken, başka biri için ertesi gün unutulacak sıradan bir habere döner. Bugün bunu hepimiz yaşıyoruz: bir savaş fotoğrafının önünden, iki reklamın arasında, parmağımızı kaydırarak geçiyoruz. Kare bir saniye gözümüze değiyor, sonra yerini bir yemek fotoğrafına, bir tatil karesine bırakıyor. O bir saniyede tanık mıydık, yoksa yalnızca seyirci mi? Aynı imge hem tanıklık eder hem tüketilir; hem gerçeği görünür kılar hem de dolaştıkça bir gösteriye dönüşür. Ve tüketilen bir acı artık kimseyi el uzatmaya çağırmaz; yalnızca bakılır, geçilir.
İmgelerin Metalaşması
İş burada da bitmiyor. Ödül alan kare, madalyayla birlikte bambaşka bir hayata başlıyor. Önce dünya basınında dolaşıma giriyor; sonra sergi duvarlarına asılıyor, albümlere giriyor, kitap kapağı oluyor, poster oluyor. Bir zamanlar bir insanın en kötü anı olan görüntü, giderek bir ikona, bir imzaya, hatta bir müzayede kalemine dönüşüyor. Acının kendisi geride kalıyor; geriye estetikleşmiş , çerçevelenmiş, fiyatı belli bir imge kalıyor.
Ödül bu dönüşümün tetikleyicisi. Çünkü madalya bir imgeyi yalnızca onurlandırmaz; onu görünürlüğe, oradan da dolaşıma sokar. Ödüllendikçe çoğalır, çoğaldıkça dolaşır, dolaştıkça metaya yaklaşır. Bir bedenin çektiği acı, önce bir kareye, sonra bir habere, en sonunda bir metaya iner. Pulitzer'in en büyük paradoksu belki budur: acıya taktığı madalya, aynı zamanda onu piyasaya sokan pasaporttur.
Ve bu dolaşımda hepimiz varız; suç yalnızca jürinin ya da fotoğrafçının değil. Fotoğrafçı çeker, jüri ödüllendirir, yayıncı basar, ben bakarım, sen paylaşırsın. Kırk yıldır imge üreten biri olarak şunu itiraf etmem gerek: o "tarihin yazıldığı yer"in , orada durup bir kare kurmanın çekim gücünü ben de bilirim. Acının imgesini üretmek de, dolaştırmak da, tüketmek de aynı zincirin halkalarıdır.
Başa, o Sudan karesine döneyim. Yıllar geçti; ben hâlâ o çocuğu düşünüyorum, akbabayı değil. O kare bir ödül aldı, dünyayı dolaştı, belki bir sergide, bir kitapta çerçevelendi. Ama benim için hâlâ bir madalya ya da bir imge değil; toprağa eğdiği o küçük baş. Son soru da bu yüzden ne Pulitzer'e ne foto muhabirine; o kareye bakan bana ve size: biz bu fotoğraflara gerçekten görmek için mi bakıyoruz, yoksa acının da bir gösteriye dönüştüğü çağın seyircileri mi olduk? O başı gerçekten görmezsek, ne madalyası ne dolaşımı, hepsi onu bir kez daha bizden gizler .
İlgili Yazılar